İKİ TÜRK'ÜN ÖLÜMÜ - ÖNSÖZ

        Nilgün Kışlalı henüz benim kayınvalidem değilken ve olacağına ilişkin en ufak bir işaret yokken, Dolunay küçük bir çocukken, Ahmet Taner Kışlalı´yla sürekli hararetli siyasi tartışmalara girmekten ve tabii onun bilgi ve deneyimi karşısında silinip susmak zorunda kalmaktan sıkıldığım bir dönemde aklıma gelmişti: Nilgün Kışlalı´nın hayat hikayesi çok güzel bir araştırma konusu olabilirdi.
        Sanıyorum on - on iki yıl kadar önce, kendisine bu düşüncemden söz etmiştim. Gülümsemiş, o güzel Türkçesiyle, “Ben de sana yardım ederim” demişti.
        Aradan yıllar geçti. “Nilgün” isimli bir araştırma kitabının hazırlıklarını geniş ölçüde tamamlamış, ilk sayfaları bilgisayar hafızasına almıştım.
        Gerek kalmadı.
Nilgün öldü.
        Benim bir kitap dolusu ifadelerle anlatmaya çalışacağımı, Ahmet Taner Kışlalı, “Bir Türk´ün Ölümü” başlıklı makalesiyle Türkiye´ye yansıttı.
        ……..
        Her şey çok hızlı yaşandı son yıllarda…
        Prof. Kışlalı, “Nilgün´ün kitabını yazmalısın” diye ısrar ediyor, karısının kazadan önce bu amaçla aldığı notları ve kendi derlemelerini Brüksel´e yolluyordu.
        “Söz vermiştin, bu kitabı yazmalısın…”
        Nilgün´ü tanıyanlar, ölümünden sonra onun yaşamını konu alacak bir kitap yazmanın zorluklarını çok iyi tahmin edebilirler. O kitap, daha en baştan, eksik kalmaya mahkumdur. Fransa´nın güneybatı sahillerindeki köylerde yaptığım araştırmalar; elimdeki notlar, belgeler; yüzlerce yakının destek ve katkı sözleri de o kitabın hedefe ulaşmasını sağlayamaz bence...
        ……..
        İsteksiz bir şekilde tekrar klavyenin başına oturmuştum ki, Temmuz 1999´da annemin ölüm haberi Brüksel´e geldi.
        Acılı günlerde keyifli sohbet olur mu? Ahmet Taner Kışlalı´yla, Ankara’da, hüzün ve suskunluğun ağır bastığı bir gün geçirdik. Buna rağmen, ayrılırken, “Nilgün´ün kitabını unutma” demeyi ihmal etmedi, yine notlarını verdi.
        Nereden bilebilirdim bunun son görüşmemiz olacağını?.. Nereden bilebilirdim, annemin cenazesinden birkaç ay sonra Profesör Kışlalı´yı toprağa vermek için Türkiye´ye tekrar gelmek durumunda kalacağımızı?..
        ……..
        O´nu da öldürttüler…
        Ve sırtımda bir “kitap yükü”… Kulaklarımda Nilgün ve Ahmet Taner Kışlalı´ların “Söz verdin” deyişleri…
        Gözlerimde gülümsemeleri, gönlümde sevgileri…
        Bir sürü iz…
        Geride Altınay, Dolunay ve Nilhan var.
        ........
        Dolunay´a anlattım:
        Nilgün´ün kitabını, bir “araştırma” olarak hazırlayacaktım. O kitabın anlamı Nilgün´ün  yaşama sevinci; o sevincin yansıması olacaktı.
        Nilgün öldükten sonra, Ahmet Taner Kışlalı´nın isteğiyle ve katkılarıyla bir şeyler yazılabilirdi.
        O da öldükten sonra, bu kadar hüzünle klavye başına oturan adam, Kışlalı´ların sevincini, sevgisini, coşkusunu, inancını yansıtamaz, paylaşamaz artık…
        Bana öyle geliyor hâlâ…
        ……….
        Bu kitap, bir zamanlar yazmak için büyük istek duyduğum “Nilgün´ün hikayesi” değil…
        Bu kitap;  cinayetlerin, ölümlerin getirdiği ayrılığın, parçalanmaların, yıkımların izini taşıyacak…
        Bu kitap, sevgi dolu insanların, sevgisiz ve bilinçsizler tarafından katledilişinin hikayesine dönüşecek ve bir isyanla noktalanacak…
        Okuyan ne düşünür bilmiyorum ama bu kitap beni üzecek, yoracak.
        Karıma bunları söylediğim zaman babasıyla tartışmalarımı hatırlattı.
Kışlalı´yı susmakla, siyasete girmemekle, meydanları boş bırakmakla haksız yere eleştirdiğim oluyordu. Bence ondaki deneyim ve yetenekler, Türkiye´ye daha büyük kazanımlar sağlayacak boyuttaydı. (Zaten bu nedenle öldürüldü.)
        Neticede, karımı kıramadım.
        Bu kitabı, gördüğüm bir rüyadan sonra kaleme almaya başladığımı da itiraf etmeliyim. Yeri gelince o rüyayı anlatacağım.
        ………
        Doğrusu benim başlangıçtaki arzum, Nilgün´ün kitabını Fransızca yazmak, onun muhteşem yaşam hikayesini ve maceralarını Fransızlara anlatmaktı. “Daha iyi anlarlar” düşüncesiyle değil, “bir Türk’ü tanısınlar” diye…
        Kim bilir? Şimdilik o tasarım rafta kalsın.
        ……..
        Aileyi tanımayan veya bu kitabı yıllar sonra elinde bulabilecek okuyuculara, “başrol” oyuncularını kısaca sunmak gerekiyor:
        Nilgün Kışlalı, 1943 yılında, İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde, Fransa’nın güneyinde doğmuş Nicole’dür. Olağanüstü bir Türk olarak, Türkiye’nin olağanüstü koşullarında yaşamış ve Karayolları Genel Müdürlüğü’nün ihmalinden kaynaklanan bir trafik cinayetine kurban gitmiştir. O’nun asil yaşam hikayesini ve nasıl bir “Türk” olduğunu satırlar aktıkça gözlemleyeceksiniz.
        Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, 1939’da, Tokat’ın Zile ilçesinde doğmuştur. Banka memuru Hüseyin Hüsnü Bey’le ilkokul öğretmeni Lütfiye Hoca’nın çocuğudur. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olup Fransa’da doktorasını yapmış ve Nilgün’le evlenerek iki çocuk babası olmuştur. 70’li yılların sonunda, Ecevit hükümetinde Kültür Bakanlığı görevinde bulunmuş, daha sonra, gazetecilik ve eğitim alanlarında üstün başarılarıyla, yazdığı kitaplarla Türkiye’de ve yurtdışında tanınmış, beğenilmiş, sevilmiştir. Kışlalı, üçüncü çocuğunun doğumundan bir ay sonra, Türkiye’ye ve Türk insanına katkıları yüzünden, 21 Ekim 1999 sabahı, Ankara’da, İran’dan gelen emirleri yerine getiren kuklalar tarafından katledilmiştir.
        Dolunay, Kışlalı’ların iki numaralı evlatları ve benim karımdır. Sevgisi, iradesi ve kemanıyla, zorla yaşamıma girmiş, hayatımı altüst etmiş, 1974 doğumlu bir gençtir. Muhteşemdir. 47 yıllık ömrümün son 10 yılında, kendimi onun “avcunun içindeki ekmek kırıntısı” gibi görerek, dünyanın en mutluları arasında yer buldum. O’nun, Tanrı tarafından bana lütuf olarak gönderilmiş bir melek olduğu düşüncem hiç değişmedi. Bu “şeytani meleğin” kişiliği hakkında da fikir edinecek, sonunda mutluluğumun boyutlarını anlayıp bana imrenecek ve şüphesiz, bir yandan da, “Allah kolaylık versin” diyeceksiniz.
        Altınay, Dolunay’ın ablasıdır. O’nu anlamak ve anlatmak zor. Ama Kışlalı’ların yetiştirdikleri iki çocuğun kalitesini bilen bilmeyene söyledi zaten… Aynı anne ve babaları gibi, birbirinden çok farklı yapılarda ama birbirini tamamlayan iki kardeş… Biri gaz pedalı, biri fren!..
        Ve bendeniz, arada “debreyaj”! Her vites değiştirmek isteyenin kuvvetli bir darbeyle en dibe doğru ittiği, külüstür bir araba debreyajı!
        Ben, Prof. Ahmet Taner Kışlalı’nın eski bir “kardeşi”yim. O benim değerli “ağabeyim”... Sonra, (büyük maceralardan sonra) “damadı” oldum. “Dama atılacak damat!”
        Aileye katılımım; daha önce ve daha sonra yaşanan kazalar, cinayetler ve büyük sorunlarla aynı oranda çalkantı yarattı. Ama benim neden olduğum darbe, sonu mutlu biten bir aşk hikayesi boyutunda kaldı. Bu hikayeyi de anlatacağım size...
        Uzun yıllardan beri Batı Avrupa’da yaşayan, o tarafta tahsilden sonra gene o tarafta çalışan bir gazeteciyim. Roman yazmasını bilmem, bir-iki araştırma kitabım var. Mesleğimi çok severim. Dolunay ve diğer Kışlalı’lar hayatıma girinceye kadar da gazetecilik; kalbimde, ruhumda tüm yeri işgal etmiştir. (“Kim kimin hayatına girdi?” sorusunun yanıtını da, bu kitabı okurken, kendi değerlendirmelerinizle verebileceksiniz.)
        Kitabın en başında şunu da belleğinizin bir yerlerine not edin lütfen: Yirmi yıllık gazeteciyim, on yıldır Anadolu Ajansı’nda çalışıyorum. Hani bazılarının “devlet ajansı” deyip geçtikleri, gazetecilerini “memur”gibi gördükleri Anadolu Ajansı... Benim gözümde, bugünün Türkiye’sinin en saygın, dürüst, güvenilir ve itibarlı basın kurumu... “Devletin” değil, “halkın” ve “Atatürk’ün” haber ajansı... Not etmenizi istediğim şu: Anadolu Ajansı’nda görev yapan bir “muhabir” olarak, bu kitabı yazarken bazen karşımda, bazen yanımda, cumhurbaşkanlarını, başbakanları, bakanları, milletvekillerini, müsteşarları ve “sorumlu” veya “sorumsuz” kişileri görüyorum. İnanın, ailem dışında en büyük gücüm, mesleğime, demokrasiye ve fikir özgürlüğüne olan inancımla, çalıştığım müessesenin saygınlığıdır.
        “Susma, susarsan sıra sana gelecek” diyenlere inanıyorum.
        Susmadan sıraya giriyorum.
        .........
        Bir çeşit tiyatro…
        Hazırlıksız yakalanmış; rollerini hiç ezberlememiş; genelde şaşkın, sakar, beceriksiz aktörler… Kimisi başrol oyuncusu olmaya itilmiş, bir kısmı figüran… Ama hepsi doğal… İtildikleri sahnede saklanacak delik bulamayınca, “hodri meydan” deyip karşınıza çıkıyorlar.
        Bir de seyircilikten ileri gidemeyenler var…
        ………
        Bu kitap, ün için, ünvan için, para kazanmak için yazılmadı.
        Bu kitap, Kışlalı’nın saygıdeğer öğrencileri için, çok sevdiği Türk insanı için, umutla kaleme alındı.
          Bu kitap, “acıları değil, mutlulukları paylaşmak için” yazıldı.
        Bu kitap, bazı insanların, fikirlerin ve gerçeklerin unutulmasını geciktirmek amacıyla yazıldı.
        Bu kitap, Nilgün ve Ahmet Taner Kışlalı’nın anılarına; sadece benim değil, bütün sevenlerinin bir “vefa borcu” olarak yazıldı.



                                                                Sıtkı Uluç